Famous personalities

Mahmut Makal

Mahmut Makal, 1933 de bir Orta Anadolu köyünde doğdu. İvriz Köy Enstitüsünde öğrenim gördükten sonra 6 yıl köy öğretmenliği yaptı. Öğrenmenlikten sonra Ankara Gazi Entitüsünde yüksek öğrenimini tamamladı. Sırasıyla Antalya, Ankara ve Adana bölgesinde İlköğretim Müfettişliğinde bulundu. Meslek hayatı 17 yıl sürdü. Kitapları ve düşünceleri yüzünden mahkemelerce yargılandı ve bir müddet cezaevinde yattı. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından terfi ettirmemek,maaşları kesilmek ve kıdemini indirmek gibi maddi baskıların yanında, müfettişliği elinden alınarak tekrar öğretmenlik statüsüne indirilerek sağırlar okuluna atayarak manevi baskı altında tuttu. Eserlerinden bazılaı Almanca, Rusca, Fransızca, İngilizce, Macarca, İtalyanca, Bulgarca, Lehçe, Romence ve İbraniceye gibi çeşitli dillere çevrildi. Makal 1967'de Unesco tarafından dünya geçliğine örnek insan olarak seçildi.

1 Kommentar 17.3.07 13:59, kommentieren

Yaşar Kemal

Werke (Auswahl) [Bearbeiten]

  • Der Memed-Zyklus
    • İnce Mehmed, (dt.: Mehmed mein Falke), 1955
    • İnce Mehmed II, (dt.: Die Disteln brennen. Memed II), 1969
    • İnce Mehmed III, (dt.: Das Reich der Vierzig Augen. Memed III), 1984
    • İnce Mehmed IV, (dt.: Der letzte Flug des Falken. Memed IV), 2003
  • Die Anatolische Trilogie
    • Orta Direk, (dt.: Der Wind aus der Ebene), 1960
    • Yer Demir Gök Bakır, (dt.: Eisenerde, Kupferhimmel), 1963
    • Ölmez Otu, (dt.: Das Unsterblichkeitskraut), 1968
  • Teneke, (dt.: Anatolischer Reis), 1962
  • Ağrıdağı Efsanesi, (dt.: Die Ararat Legende), 1970
  • Binboğalar Efsanesi, (dt.: Das Lied der tausend Stiere), 1971
  • Yılanı Öldürseler, (dt.: Töte die Schlange), 1976
  • Kuşlar da Gitti, (dt.: Auch die Vögel sind fort), 1978
  • Deniz Küstü, (dt.: Zorn des Meeres), 1978
  • Yağmurcuk Kuşu, (dt.: Salman), 1980
  • Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, (dt.: Die Ameiseninsel), 1998

Bibliography

Stories

  • Sarı Sıcak, (Yellow Heat) (1952)

Novels

  • İnce Memed (Memed, My Hawk) (1955)
  • Teneke (The Drumming-Out) (1955)
  • Orta Direk (The Wind from the Plain) (1960)
  • Yer Demir Gök Bakır (Iron Earth, Copper Sky) (1963)
  • Ölmez Otu (The Undying Grass) (1968)
  • Akçasazın Ağaları/Demirciler Çarşısı Cinayeti (The Agas of Akchasaz Trilogy /Murder in the Ironsmiths Market) (1974)
  • Akçasazın Ağaları/Yusufcuk Yusuf (The Agas of Akchasaz Trilogy / Yusuf, Little Yusuf) (1975)
  • Yılanı Öldürseler (To Crush the Serpent) (1976)
  • Al Gözüm Seyreyle Salih (The Saga of a Seagull) (1976)
  • Allahın Askerleri (God’s Soldiers) (1978)
  • Kuşlar da Gitti (The Birds Have Also Gone: Long Stories) (1978)
  • Deniz Küstü (The Sea-Crossed Fisherman) (1978)
  • Hüyükteki Nar Ağacı (The pomegranate on the Knoll) (1982)
  • Yağmurcuk Kuşu/Kimsecik I (Kimsecik I - Little Nobody I) (1980)
  • Kale Kapısı/Kimsecik II (Kimsecik II - Little Nobody II)(1985)
  • Kanın Sesi/Kimsecik III (Kimsecik III - Little Nobody III) (1991)
  • Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana(Look, the Firat River is Flowing with Blood) (1997)
  • Karıncanın Su İçtiği (Ant Drinking Water) (2002)
  • Tanyeri Horozları (The Cocks of Dawn) (2002)

Epic Novels

  • Üç Anadolu Efsanesi (Three Anatolian Legends) (1967)
  • Ağrıdağı Efsanesi (The Legend of Mount Ararat) (1970)
  • Binboğalar Efsanesi (The Legend of the Thousand Bulls) (1971)
  • Çakırcalı Efe* (The Life Stories of the Famous Bandit Çakircali) (1972)

Reportages

  • Yanan Ormanlarda 50 Gün (Fifty Days in the Burning Forests) (1955)
  • Çukurova Yana Yana (While Çukurova Burns) (1955)
  • Peribacaları (The Fairy Chimneys) (1957)
  • Bu Diyar Baştan Başa (Collected reportages) (1971)
  • Bir Bulut Kaynıyor (Collected reportages) (1974)

Experimental Works

  • Ağıtlar (Ballads) (1943)
  • Taş Çatlasa (At Most) (1961)
  • Baldaki Tuz (The Salt in the Honey) (1959-74 newspaper articles)
  • Gökyüzü Mavi Kaldı (The Sky remained Blue) (collection of folk literature in collaboration with S. Eyüboğlu)
  • Ağacın Çürüğü (The rotting Tree) (Artciles and Speeches) (1980)
  • Yayımlanmamış 10 Ağıt (10 Unpublished Ballads) (1985)
  • Sarı Defterdekiler (Contents of the yellow notebook) (Collected Folkloric works) (1997)
  • Ustadır Arı (The Expert Bee) (1995)
  • Zulmün Artsın (Increase Your Oppression) (1995)

Children's Books

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (The Sultan of the Elephants and the Red-Bearded Lame Ant) (1977)

1 Kommentar 17.3.07 13:53, kommentieren

Rumi (polska)

Rumi (Dżalal ad-Din Rumi, Dżalaluddin Rumi, Dżalal ad-Din Balchi, Maulana Rumi, Mevlana) ur. 30 września 1207r. - zm. 17 grudnia 1273 najwybitniejszy poeta suficki, mistyk perski, teolog islamski. Twórca zakonu wirujących derwiszy. Urodził się w Balch w Afganistanie, większość życia spędził w Konyi (tereny dzisiejszej Turcji). Jego najbardziej znanym poetyckim dziełem jest Mathnawi i Manawi (Mathnavi-e Maanavi), sześcioczęściowy, złożony z dwuwierszy poemat uważany przez sufich za drugą co do ważności świętą księgę po Koranie. Rok 2007 został ogłoszony przez UNESCO rokiem Rumiego.

1 Kommentar 17.3.07 13:52, kommentieren

Mevlânâ (türkce)

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (d. 1207 - ö. 1273), İslâm ve tasavvuf dünyasında tanınmış bir şair, düşünce adamı ve Mevlevi tarikatının öncüsüdür.

Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (Rumi adı, Anadolu'ya yerleşip orada yaşadığı için (o dönemde Anadolu'ya Diyarı-ı Rum deniliyordu); "Efendimiz" manasına gelen Mevlânâ ise, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir), dönemin İslam kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Bilginler Sultanılakabıyla anılan Bahaeddin Veled'in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled'in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya'ya gelen Seyyid Burhaneddin 'in manevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O'na hizmet etmiştir.

 

Hayatı [değiştir]

Babasının ölümüne kadar olan dönem [değiştir]

Harzemşah hükümdarları Bahaeddin Veled'in halk üzerindeki etkisinden her zaman tedirgin olmuştu; çünkü o, insanlara son derece iyi davranır, ayrıca onlara her zaman anlayabilecekleri yorumlar getirir, derslerinde kesinlikle felsefe tartışmalarına girmezdi. Söylenceler, Bahaeddin Veled ile Harzemşah hükümdarı Alaeddin Muhammed Tökiş (ya da Tekiş arasında geçen bir olaydan söz eder: Bahaeddin Veled bir gün dersinde, felsefeye ve felsefecilere şiddetle çatmış, onları İslam dininde var olmayan şeylere (bid'at) uğraşmakla suçlamıştı. Ünlü İslam felsefecisi Fahrettin Razi buna çok kızdı ve onu Muhammed Tökiş'e şikayet etti. Hükümdar, Razi'yi çok sayar ona özel olarak itibar ederdi. Razi'nin uyarıları ve halkın Bahaeddin Veled'e gösterdiği ilgi ve saygı bir araya gelince, kendi yerinden kuşkuya düşen Tökiş, Belh kentinin anahtarlarını ona gönderdi. Bu, benim yerime iktidarı sen kullan, anlamına gelen bir davranıştı. Söylendiğine göre bu davranışı "bir yerde iki sultan olmaz" diye karşılayan Bahaeddin Veled, hemen göç hazırlıklarına başladı, ailesini, kitaplarını, sadık müritlerini yanına alarak ülkeden ayrıldı (1212 ya da 1213).

 

Nişapur kentinde ünlü şeyh Feridüttin Attar onları karşıladı. Aralarında önemli konuşmalar geçti. Küçük Celaleddin de bu konuşmaları dinliyordu. Attar, Esrarname (Sırlar Kitabı adlı ünlü kitabını Celaleddin'e hediye etti ve yanlarından ayrılırken küçük Celaleddin'i kastederek, yanındakilere "bir deniz bir ırmağın ardına düşmüş gidiyor" dedi. Bahaeddin Veled'e de, "umarım yakın bir gelecekte oğlunuz alem halkının gönlüne ateş verecek ve onları yakacaktır" diye bir açıklama yaptı (Mevlânâ Esrarname 'yi her zaman yanında taşımış, Mesnevi'sinde Attar'dan ve onun kıssalarından sık sık söz etmiştir).

Kafile, Bağdat'ta üç gün kaldı; sonra hac için Arabistan'a yöneldi. Hac dönüşü, Şam'dan Anadolu'ya geçti ve Erzincan, Akşehir, Larende'de (günümüzde Karaman) konakladı. Bu konaklama, yedi yıl sürdü. On sekiz yaşına gelmiş olan Celalettin, Semerkandlı Lala Şerafettin'in kızı Gevher Hatun ile evlendi. Oğulları Mehmet Bahaeddin (Sultan Velet) ile Alaeddin Mehmet, Larende'de doğdular. Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat, sonunda Bahaeddin Veled'i ve Celaleddin'i Konya'ya yerleşmeye razı etti. Onları yollarda karşıladı. Altınapa Medresesi'nde konuk etti. Başta hükümdar olmak üzere saray adamları, ordu ileri gelenleri, medreseliler ve halk, Bahaeddin Veled'e büyük bir saygıyla bağlanıyor, müridi oluyordu. Bahaeddin Veled 1231'de Konya'da öldü ve Selçuklu Sarayı'nda gül bahçesi denilen yere defnedildi. Hükümdar yas tutarak bir hafta tahtına oturmadı. Kırk gün, imarethanelerde onun için yemek dağıtıldı.

 

Babasının ölümünden sonraki dönem [değiştir]

Babasının vasiyeti, sultanın buyruğu ve Bahaeddin'in müritlerinin ısrarlı ricaları sonucu Celaleddin babasının yerine geçti. Bir yıl süreyle dersleri, vaazları ve fetvaları o verdi. Sonra, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik ile buluştu. Tirmizli olduğu için Tirmizi diye anılan Burhaneddin, Konya'daki bu buluşmada genç Celaleddin'i o çağda geçerli olan bütün İslam bilim dallarından sınava soktu. ve gösterdiği başarıdan sonra "bilgide eşin yok; gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki, baban hal ehli (gönül ve ruh adamı idi; sen kal ehlisin (söz adamı. Kal'i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman Güneş gibi alemi aydınlatabilirsin" dedi (Sultan Veled (Mevlânâ'nın oğlu) ünlü İbtidaname (Başlangıç Kitabı adlı kitabında olayı böyle anlatır). Bu uyarıdan sonra, Celaleddin 9 yıl boyunca Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'ye müritlik etti, seyr-ü sülük denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya'da hocası Tirmizi'nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı, riyazete (her tür perhiz) başladı. Hocası artık Kayseri'ye dönmek istiyor, Celaleddin onu bırakmıyordu. Günün birinde Tirmizi, öğrencisinden habersiz yola çıktı ama yolda atı tökezleyip düşünce ayağı incindi. Dönüp Konya'ya geldi ve Celaleddin'e "neden beni bırakmıyorsun?" diye sordu. O da hocasına "neden gitmek istiyorsun?" dedi. Tirmizi bu soruya şu yanıtı verdi: "Buraya güçlü bir gönül aslanı yöneldi, sana gelecek. Ben de bir din aslanıyım. Biz birbirimizle geçinemeyiz, birbirimize ağır geliriz". Bu açıklamadan sonra Tirmizi, Kayseri'ye gitti ve 1241'de orada öldü. Celaleddin, Konya'ya yönelen o gönül aslanını bir süre bekledi. Ne var ki, hocasını unutamıyordu. Bütün kitaplarını ve ders notlarını topladı. Fihi-Ma Fih (Ne Varsa İçindedir) adlı yapıtındaki açıklamalarında sık sık hocasından alıntılar yaptı. Beş yıl boyunca medrese fıkıh ve dinbilim okuttu, vaiz ve irşatlarını sürdürdü.

 

Tebrizli Şems [değiştir]

1244'te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri (Şeker Furuşan) hanına baştan ayağa karalar giymiş bir gezgin indi: Adı Şemsettin Muhammed Tebrizi (Tebrizli Şems) idi. Yaygın inanca göre Ebubekir Selebaf adlı ümi bir şeyhin müridi idi. Gezici bir tüccar olduğunu söylüyordu. Sonradan Makalat (Sözler) adlı kitabında da anlattığına göre, bir aradığı vardı. Aradığını Konya'da bulacaktı, gönlü böyle diyordu. Yolculuk ve arayış bitmişti. Ders saatinin bitiminde İplikçi Medresesin'ne doğru yola çıktı ve Mevlânâ'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: "Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?" Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: "Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Bayezit'in sözü mü olur?" Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: "Neden Hz. Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor da , Bayezit 'kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?" Bu soruyu Mevlânâ şöyle karşıladı: "Hz. Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu". Tebrizli Şems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O'ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.

Oradan, birlikte, Mevlânâ'nın seçkin müritlerinden Selahaddin Zerkub'un hücresine (medresedeki odası gittiler ve halvet (iki kişilik kesin bir yalnızlık) oldular. Bu halvet süresi hayli uzun oldu (kaynaklar 40 gün ile 6 aydan söz eder). Süre ne olursa olsun, Mevlânâ'nın yaşamında bu sırada büyük bir değişme oldu ve yepyeni bir kişilik, yepyeni bir görünüm ortaya çıktı. Mevlânâ artık vaazlarını, derslerini, görevlerini, zorunluluklarını, kısaca her davranışı, her eylemi terk etmişti. Her gün okuduğu kitapları bir yana bırakmış, dostlarını, müritlerini aramaz olmuştu. Konya'nın hemen her kesiminde, bu yeni duruma karşı bir itiraz, bir isyan havası esiyordu. Kimdi bu gelen derviş? Ne istiyordu? Mevlânâ ile hayranları arasına nasıl girmiş, ona bütün görevlerini nasıl uutturmuştu. Şikayetler, ayıplamalar o dereceye vardı ki, bazıları Tebrizli Şems'i ölümle bile tehtid ettiler. Olaylar böyle üzücü bir görünüm kazanınca, bir gün canı çok sıkılan Tebrizli Şems, Mevlânâ'ya Kur'an'dan bir ayet okudu. Ayet, "işte bu, sen ile ben'in arasındaki ayrılıktır" anlamına geliyordu. Bu ayrılık gerçekleşti ve Tebrizli Şems bir gece habersizce Konya'yı terk etti (1245).

Tebrizli Şems'in gidişinden son derece etkilenen Mevlânâ kimseyi görmek istememiş, kimseyi kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, sema meclislerinden, dost toplantılarından büsbütün ayağını çekmişti. Özlem ve aşk dolu gazeller söylüyor, gidebileceği her yere gönderdiği ulaklar aracılığıyla Tebrizli Şems'i aratıyordu. Müritlerin bazıları pişmanlık duyup Mevlânâ'dan özür dilerken, bazıları da Tebrizli Şems'e büsbütün kızıp kinlenmekteydiler. Sonunda onun Şam'da olduğu öğrenildi. Sultan Veled ve yirimi kadar arkadaşı Tebrizli Şems'i alıp getirmek üzere acele Şam'a gittiler. Mevlânâ'nın geri dönmesi için yanıp yakardığı gazelleri ona sundular. Tebrizli Şems, Sultan Veled'in ricalarını kırmadı. Konya'ya dönünce kısa süreli bir barış yaşandı; aleyhinde olanlar gelip özür dilediler. Ama Mevlânâ ile Tebrizli Şems gene eski düzenlerini sürdürdüler. Ancak bu durum pek fazla uzun sürmedi. Dervişler, Mevlânâ 'yı Tebrizli Şems'ten uzak tutmaya çalışıyorlardı. Halk da Mevlânâ'ya Tebrizli Şems geldikten sonra ders ve vaaz vermeyi bıraktığı, sema ve raksa başladığı, fıkıh bilginlerine özgü kıyafetini değiştirip Hint alacası renginde bir hırka ve bal rengi bir küllah giydiği için kızıyordu. Tebrizli Şems'e karşı birleşenler arasında bu kez Mevlânâ'nın ikinci oğlu Alaeddin Çelebi'de vardı.

Sonunda sabrı tükenen Tebrizli Şems "bu sefer öyle bir gideceğim ki, nerde olduğumu kimse bilmeyecek" deyip, 1247 yılında bir gün ortadan kayboldu (ama Eflaki onun kaybolmadığını, aralarında Mevlânâ'nın oğlu Alaeddin'in de bulunduğu bir grup tarafından öldürüldüğünü ileri sürer). Sultan Veled'in deyişine göre Mevlânâ adeta deliye dönmüştü; ama sonunda onun gene geleceğinden umudunu keserek yeniden derslerine, dostlarına, işlerine döndü.

Selahattin Zerküb [değiştir]

Bu dönemde Mevlânâ, Tebrizli Şems ile kendi benliğini özldeşleştirme deneyimini yaşıyordu (bu, bazı gazellerin taç beyitinde kendi adını kullanması gerekirken, Tebrizli Şems'in adını kullanmasından da anlaşılmaktadır). Aynı zamanda Mevlânâ o sırada kendine en yakın hemhal olarak (aynı hali paylaşan dost) Selahattin Zerküb'u seçmişti. Tebrizli Şems'in yokluğunu onunla gideriyor. Selahattin Zerküb, Mevlânâ'nın gözünde Şems ile özdeşleşiyordu. Selahattin, erdemli ama okuması yazması olmayan bir kuyumcuydu. Aradan kısa bir zaman geçince, bu kez müritler Tebrizli Şems yerine Selahattin'i hedef edindiler. Ne var ki bu kez Mevlânâ ve Selahattin kendilerine karşı yaratılan gergin havaya pek aldırmadılar. Selahattin'in kızı Fatma Hatun ile Sultan Veled evlendirildi.


Mevlânâ ile Selahattin on yıl süreyle bir arada bulundular. Selahattin'i öldürme girişimleri oldu ve bir gün Selahattin Mevlânâ'dan "bu vücut zindanından kurtulmak için izin istediği" rivayeti yayıldı; üç gün sonra da Selahattin öldü (Aralık 1258). Selahattin'in cenazesinin ağlayarak değil, neyler ve kudümler çalınarak, sevinç ve şevk içinde kaldırılmasını vasiyet etmişti. İstediği her şey yapıldı.

Hüsamettin Çelebi [değiştir]

Selahattin'in ölümünden sonra, yerini Hüsamettin Çelebi aldı. Hüsamettin'in babası, Konya yöresi ahilerinin reisiydi. Onun için, Hüsamettin Ahi Türk oğlu diye anılırdı. Varlıklı bir kişiydi ve Mevlânâ'ya mürit olduktan sonra bütün servetini onun müritleri için harcadı. Beraberlikleri Mevlânâ'nın ölümüne kadar on yıl sürdü. O aynı zamanda Vezir Ziyaettin tekkesinin de şeyhiydi ve böylece iki ayrı makam sahibiydi.

İslam tasavvufunun en önemli ve en büyük yapıtı olan Mesnevi-i Manevi (genellikle yalnız Mesnevi diye anılır) Hüsamettin Çelebi aracılığıyla yazılmıştır. Bir gün birlikte sohbet ederlerken Çelebi bir konudan yakındı ve "müritler", dedi, "tasavvuf yolunda bir şeyler öğrenmek için ya Hakim Senai'nin Hadika (Bahçe) adlı kitabını okuyorlar ya Attar'ın İlahiname 'sini, Mantık-ut-Tayr ını (Kuş Dili) okuyorlar. Oysa bizim de eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecekti." Hüsamettin Çelebi sözünü bitirirken, Mevlânâ sarığının katları arasından bükülmüş bir kağıt uzattı genç dostuna; Mesnevi 'nin ünlü ilk 18 beyti yazılmıştı ve hoca, müridine şöyle diyordu: "Ben başladım, gerisini sen yazarsan ben söylerim."

Bu çalışma yıllar boyu sürdü. Yapıt, 25.700 beyitten oluşan 6 citlik bir bütündü. Tasavvuf öğretisini birbirinden çıkan ilgi çekici öyküler aracılığıyla anlatıyor, olayları yorumlarken tasavvuf ilkelerini açıklıyordu. Mesnevi bittiği zaman artık epeyce yaşlanmış olan Mevlânâ yorgun düşmüş, ayrıca sağlığı da bozulmuştu. 17 Aralık 1273'te de öldü (ilk eşi Gevher Hatun ölünce, Mevlânâ Konya'da ikinci kez Gera Hatun ile evlenmiş ve ondan Muzafferettin Alim Çelebi adında bir oğlu ve Fatma Melike Hatun adında bir kızı olmuştu. Mevlânâ'nın soyundan gelen Çelebiler, genellikle Sultan Veled'in oğlu Feridun Ulu Arif Çelebi'nin torunlarıdır; Melike Hatun torunlarıysa Mevleviler arasında İnas Çelebi olarak anılır.)

 

Felsefesi ve eserleri [değiştir]

Felsefesi [değiştir]

 

Mevlânâ, İslam dinini, şiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayankişidir. Bu yorum, İslam ve İslam dışı bütün insanlık tarafından benimsenmiş, esin kaynağı olmuştur. İngiliz doğubilimcisi A.J. Arberry, Mevlânâ'yı "dünyanın en büyük ozanı" olarak nitelerken, Goethe onun etkisinde kalmış, Rembrandt tablosunu yapmış, Muhammed İkbal felsefesini onun düşünceleri üstüne kurmuş, İngiliz doğubilimcisi Nicholson 30 yıl çalışarak Mesnevi yi İngilizceye çevirmiş ve yapıtın Batı dünyasından tanınmasını sağlamıştır. Mevlânâ yüzyıllardır etkisini, canlılığını yitirmeyen bir büyük ozan ve düşünce adamı niteliğini korumaktadır. Kişi, inanç ve düşünce özgürlüğüne olağanüstü bir değer vermesi, bütün insanları (suçlu-suçsuz, mecusi-putperest, kara-sarı, efendi-köle) saygıya ve sevgiye çağırması onun en büyük özelliğidir.

Mevlânâ tam bir vahdet-i vücud (varlık birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak'kın bir ayrı tecellisidir ve yaradılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan'a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hak'kı halkta ve halkı Hak'ta sevmek gerekir.

Mevlânâ biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi iş edinmişti. Ona göre, asıl konu "insan"dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardı. Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, "aşk" tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi. Bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecekti.

Mevlânâ için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine "aşk nedir efendim" diye soran bir öğrencisine "Ben ol da bil" yanıtını verdi.

Mevlânâ'nın ilkelerinden ve İslam inancına getirdiği yorumdan Mevlevi tarikatı doğdu ama Mevlânâ bir tarikat kurucusu değildir. Mevlevilik onun ölümünden sonra oğlu Sultan Veled ile halifesi Hüsamettin Çelebi'nin birlikte hazırladıkları bir örgütlenmeye göre kurulmuştur.

 

2007 Unesco Dünya Mevlana Yılı

Mevlânâ'nın 800.doğum yılı olan 2007 Unesco tarafından dünya Mevlânâ yılı ilan edilmiştir.Bu karar Mozart yılı olan 2006'nın mart ayında alınmıştır.

1 Kommentar 17.3.07 13:52, kommentieren

Jalal ad-Din Muhammad Rumi (english)

Mawlānā Jalāl ad-Dīn Muhammad Rūmī[2] (Persian: مولانا جلال الدین محمد رومی‎ , Turkish: Mevlânâ Celâleddin Mehmed Rumi) , also known as Mawlānā Jalāl ad-Dīn Muhammad Balkhī (Persian: محمد بلخى‎ ), but known to the English-speaking world simply as Rumi, (1207–1273 CE) was a 13th century Persian (Tājīk)[3][4] poet, jurist, and theologian. His name literally means "Majesty of Religion", Jalal means "majesty" and Din means "religion".[5]

Rumi was born in Balkh (then a city of Greater Khorasan in Persia, now part of Afghanistan) and died in Konya (in present-day Turkey). His birthplace and native tongue indicate a Persian heritage. He also wrote his poetry in Persian and his works are widely read in Iran, Afghanistan, Tajikistan, and in translation in Turkey, Azerbaijan, the US, and South Asia. He lived most of his life in, and produced his works under, the Seljuk Empire.[6]

Rumi's importance is considered to transcend national and ethnic borders. Throughout the centuries he has had a significant influence on Persian as well as Urdu and Turkish literatures. His poems are widely read in the Persian speaking countries of Iran, Afghanistan and Tajikistan and have been widely translated into many of the world's languages in various formats.

After Rumi's death, his followers founded the Mevlevi Order, better known as the "Whirling Dervishes", who believe in performing their worship in the form of dance and music ceremony called the sema.

 

Life

Rumi's life is described in Shams ud-Din Ahmad Aflāki's "Manākib ul-Ārifīn" (written between 1318 and 1353). He is described as a descendant of the caliph Abu Bakr, and of the Khwārizm-Shāh Sultān Alā ud-Dīn bin Takash (1199–1220), whose only daughter, Mālika-e Jahān, had allegedly been married to Rumi's grandfather. However, both claims are rejected by modern scholars.

 

When the Mongols invaded Central Asia sometime between 1215 and 1220, his father (Bahauddin Walad, a theologian, jurist and a mystic of uncertain lineage) set out westwards with his whole family and a group of disciples. On the road to Anatolia, Rumi encountered one of the most famous mystic Persian poets, Attar, in the city of Nishapur, located in what is now the Iranian province of Khorāsān. Attar immediately recognized Rumi's spiritual eminence. He saw the father walking ahead of the son and said, "Here comes a sea followed by an ocean." He gave the boy his Asrarnama, a book about the entanglement of the soul in the material world. This meeting had a deep impact on the eighteen-year-old Rumi's thoughts, which later on became the inspiration for Rumi's works.

From Nishapur, Walad and his entourage set out for Baghdad, meeting many of the scholars and Sufis of the city[7]. From there they went to the Hejaz and performed the pilgrimage at Mecca. It was after this journey that most likely as a result of the invitation of Allāh ud-Dīn Key-Qobād, ruler of Anatolia, Bahauddin came to Asia Minor and finally settled in Konya in Anatolia within the westernmost territories of Seljuk Empire.

Bahauddin became the head of a madrassa (religious school) and when he died Rumi succeeded him at the age of twenty-five. One of Bahauddin's students, Syed Burhanuddin Mahaqqiq, continued to train Rumi in the religious and mystical doctrines of Rumi's father. For nine years, Rumi practiced Sufism as a disciple of Burhanuddin until the latter died in 1240-1. During this period Rumi also travelled to Damascus and is said to have spent four years there.

 

It was his meeting with the dervish Shams Tabrizi in the late fall of 1244 that changed his life completely. Shams had traveled throughout the Middle East searching and praying for someone who could "endure my company". A voice came, "What will you give in return?" "My head!" "The one you seek is Jelaluddin of Konya." On the night of December 5, 1248, as Rumi and Shams were talking, Shams was called to the back door. He went out, never to be seen again. It is believed that he was murdered with the connivance of Rumi's son, Allaedin; if so, Shams indeed gave his head for the privilege of mystical friendship.

Rumi's love and his bereavement for the death of Shams found their expression in an outpouring of music, dance and lyric poems, Divani Shamsi Tabrizi. He himself went out searching for Shams and journeyed again to Damascus. There, he realized:

Why should I seek? I am the same as

He. His essence speaks through me.

I have been looking for myself! [8]

For more than ten years after meeting Shams, Mevlana had been spontaneously composing ghazals, and these had been collected in the Divan-i Kabir. Rumi found another companion in Saladin Zarkub, the goldsmith. After Saladin's death, Rumi's scribe and favorite student Husam Chelebi assumed the role. One day, the two of them were wandering through the Meram vineyards outside of Konya when Husam described an idea he had to Rumi: "If you were to write a book like the Ilahiname of Sanai or the Mantik'ut-Tayr'i of Attar it would become the companion of many troubadours. They would fill their hearts from your work and compose music to accompany it."

Rumi smiled and took out a piece of paper on which were written the opening eighteen lines of his Mathnawi, beginning with:

Listen to the reed and the tale it tells,

How it sings of separation... [9]

Husam implored Rumi to write more. Rumi spent the next twelve years of his life in Anatolia dictating the six volumes of this masterwork, the Mathnawi to Husam. In December 1273, Rumi fell ill; he predicted his own death and composed the well-known ghazal, which begins with the verse:

How doest thou know what sort of king I have within me as companion?

Do not cast thy glance upon my golden face, for I have iron legs. [10]

 

Rumi`s tomb in Konya

He died on December 17, 1273 in Konya; Rumi was laid to rest beside his father, and a splendid shrine, the Yeşil Türbe "Green Tomb"(original name:قبه الخزراء), was erected over his tomb. His epitaph reads:

"When we are dead, seek not our tomb in the earth, but find it in the hearts of men." [11]

[edit] Teachings of Rumi

 

The general theme of his thoughts, like that of the other mystic and Sufi poets of the Persian literature, is essentially about the concept of Tawheed (unity) and union with his beloved (the primal root) from which/whom he has been cut and fallen aloof, and his longing and desire for reunity.

The "Mathnawi" weaves fables, scenes from everyday life, Qur’anic revelations and exegesis, and metaphysics, into a vast and intricate tapestry. Rumi is considered an example of "ensaneh kaamel" — the perfected or completed human being. In the East, it is said of him, that he was, "not a prophet — but surely, he has brought a scripture". Rumi believed passionately in the use of music, poetry and dancing as a path for reaching God. For Rumi, music helped devotees to focus their whole being on the divine, and to do this so intensely that the soul was both destroyed and resurrected. It was from these ideas that the practice of Whirling Dervishes developed into a ritual form. He founded the order of the Mevlevi, the "whirling" dervishes, and created the "Sema", their "turning", sacred dance. In the Mevlevi tradition, Sema represents a mystical journey of spiritual ascent through mind and love to "Perfect." In this journey the seeker symbolically turns towards the truth, grows through love, abandons the ego, finds the truth, and arrives at the "Perfect"; then returns from this spiritual journey with greater maturity, so as to love and to be of service to the whole of creation without discrimination against beliefs, races, classes and nations.

According to Shahram Shiva, one reason for Rumi's popularity is that "Rumi is able to verbalize the highly personal and often confusing world of personal/spiritual growth and mysticism in a very forward and direct fashion. He does not offend anyone, and he includes everyone. The world of Rumi is neither exclusively the world of a Sufi, nor the world of a Hindu, nor a Jew, nor a Christian; it is the highest state of a human being — a fully evolved human. A complete human is not bound by cultural limitations; he touches every one of us. Today Rumi's poems can be heard in churches, synagogues, Zen monasteries, as well as in the downtown New York art/performance/music scene." According to Professor Majid M. Naini [7], Rumi's life and transformation provide true testimony and proof that people of all religions and backgrounds can live together in peace and harmony. Rumi’s visions, words, and life teach us how to reach inner peace and happiness so we can finally stop the continual stream of hostility and hatred and achieve true global peace and harmony.

 

In other verses in Mathnavi, Rumi describes in detail the universal message of love:

Love’s nationality is separate from all other religions,

The lover’s religion and nationality is the Beloved (God).

The lover’s cause is separate from all other causes

Love is the astrolabe of God’s mysteries.[12]

[edit] Major works

Rumi's poetry is often divided into various categories: the quatrains (rubaiyat) and odes (ghazals) of the Divan, the six books of the Mathnavi, the discourses, the letters, and the almost unknown Six Sermons. Rumi's major work is Masnavi-ye Manavi (Spiritual Couplets), a six-volume poem regarded by many Sufis as second in importance only to the Qur'an.[citation needed] In fact, the Masnavi is often called the "Qur'an-e Parsi" (The Persian Qur'an).[citation needed] It is considered by many to be one of the greatest works of mystical poetry.[citation needed] Rumi's other major work is the Diwan-e Shams-e Tabriz-i (The Works of Shams of Tabriz - named in honor of Rumi's great friend and inspiration, the darvish Shams), comprising some 40,000 verses. Several reasons have been offered for Rumi's decision to name his masterpiece after Shams. Some argue that since Rumi would not have been a poet without Shams, it is apt that the collection be named after him.[citation needed] Others have suggested that at the end, Rumi became Shams, hence the collection is truly of Shams speaking through Rumi.[13] Both works are among the most significant in all of Persian literature.[citation needed] Shams is believed to have been murdered by disciples of Rumi who were jealous of his relationship with Shams (also spelled Shems).[citation needed]

Fihi Ma Fih (In It What's in It) is composed of Rumi's speeches on different subjects. Rumi himself did not prepare or write these discourses. They were recorded by his son Sultan Valad or some other disciple of Rumi and put together as a book. The title may mean, "What's in the Mathnavi is in this too."[citation needed] Some of the discourses are addressed to Muin al-Din Parvane. Some portions of it are commentary on Masnavi.

Majalis-i Sab'a (seven sessions) contains seven sermons (as the name implies) given in seven different assemblies. As Aflaki relates, after Sham-i Tabrizi, Rumi gave sermons at the request of notables, especially Salah al-Din Zarqubi.[citation needed]

[edit] Legacy

Rumi's importance transcends national and ethnic borders.[14] Speakers of the Persian language in Iran, Afghanistan and Tajikistan see him as one of their most significant classical poets and an influence on many poets through history.[15] He has also had a great influence on Turkish literature throughout the centuries.[16] His poetry forms the basis of much classical Iranian and Afghan music.[17] Contemporary classical interpretations of his poetry are made by Muhammad Reza Shajarian (Iran), Shahram Nazeri (Iran), Davood Azad (Iran) and Ustad Mohammad Hashem Cheshti (Afghanistan). To many modern Westerners, his teachings are one of the best introductions to the philosophy and practice of Sufism. Pakistan's National Poet, Muhammad Iqbal (November 9, 1877-April 21, 1938) was also inspired by Rumi's works and considered him to be his spiritual leader and addressed him as Pir Rumi in his poems (the honorific Pir literally means old man, but in the sufi/mystic context it means founder, master, or guide). [18]

Rumi's work has been translated into many of the world's languages including Russian, German, Urdu, Turkish, Arabic, French, Italian and Spanish, and is appearing in a growing number of formats including concerts, workshops, readings, dance performances and other artistic creations. The English translations of Rumi's poetry by Coleman Barks have sold more than a half million copies worldwide.[19] Recordings of Rumi poems have made it to Billboard's Top 20 list. A collection of Deepak Chopra's translations of Rumi's love poems has been sung by Hollywood personalities such as Madonna, Goldie Hawn and Demi Moore; also Shahram Shiva's CD, Rumi: Lovedrunk has been very popular on the Internet's music communities such as MySpace.com. The 13th-century poet of the Seljuk Empire is one of the most widely read poets in the United States [20]

[edit] The Mevlevi Order

The Mevlevi Sufi order was founded in 1273 by Rumi's followers after his death.[21] His first successor in the rectorship of the order was Husam Chelebi himself, after whose death in 1284 Rumi's younger and only surviving son, Sultan Walad, favorably known as author of the mystical Mathnawi Rabābnāma, or the Book of the Guitar (died 1312), was installed as grand master of the order.[22] The leadership of the order has been kept in Jalaluddin's family in Iconium uninterruptedly for the last six hundred years. [23] The Mevlevi, or "The Whirling Dervishes", believe in performing their dhikr in the form of sema. During the time of Rumi (as attested in the "Manakib ul Arifin" of Eflaki Dede), his followers gathered for musical and "turning" practices. Mevlana himself was a notable musician, who played the rebab although his favorite instrument was the ney.[24] The music accompanying the traditional ritual consists of settings of poems from the "Mathnawi" and "Diwan-i-Kebir" or of his son Sultan Veled's poems.[24] The Mevlevi were a well-established Sufi Order in the Ottoman Empire, and many of the members of the order served in various official positions of monastery or dergah in Istanbul, near the Galata Tower, where the sema ceremony is performed and accessible to the public. The Mevlevi order issues an invitation to people of all backgrounds:

Come, come, whoever you are,
Wanderer, idolater, worshipper of fire,
Come even though you have broken your vows a thousand times,
Come, and come yet again.
Ours is not a caravan of despair.
[25]

 

 

During Ottoman times, the Mevlevi order produced a number of famous poets and musicians such as Sheikh Ghalib, Ismail Rusuhi Dede of Ankara, Esrar Dede, Halet Efendi, and Gavsi Dede (all buried at the Galata Mevlevi-Hane in Istanbul[26]) and the poet Sari Abdullah [27]. Music, especially the ney, play an important part in the Mevlevi order and thus much of the traditional 'oriental' music that Westerners associate with Turkey originates with the Mevlevi order. Indeed, if one buys a CD of Turkish Sufi music, chances are it will be Mevlevi religious music.

The Mevlevi order was outlawed in Turkey at the dawn of the secular revolution by Kemal Atatürk in 1923.[28] In the 1950s, the Turkish government began allowing the Whirling Dervishes to perform annually in Konya on the Urs of Mevlana, December 17, the anniversary of Rumi's death.[29] In 1974, they were allowed to come to the West.[29] The Mevlana annual festival is held every year in Konya in December. It lasts two weeks and its culminating point is the 17th December called Sheb-i Arus meaning 'Nuptial Night', the night of the union of Mevlana with God.

[edit] International Rumi Year

 

Upon a proposal by Culture and Tourism Ministry of Turkey, the year 2007 was declared as the "International Rumi Year" by UNESCO in March 2006. This is intended for the commemoration of Rumi's 800th birthday anniversary and will be celebrated all over the world. [30] On this occasion Iranian musician Shahram Nazeri was awarded Légion d'honneur and Iran's House of Music Award for his renowned works on Rumi masterpieces. 2007 Academy Award (OSCAR) ceremony in the United States will have a particular program to celebrate the 800th anniversary of Rumi. A group of six musicians including Shahram Nazeri and Hafez Nazeri from Iran and artists from Taiwan, India and USA will perform a Rumi concert in OSCAR hall. 2006 was declared as the "International Mozart Year" by UNESCO.

In honour of Jalal-ud-Din Balkhi-Rumi, one of the great humanists, philosophers and poets who belong to humanity in its entirety, UNESCO issued a UNESCO Medal in his name in association with the 800th anniversary of his birth in 2007 in the hope that this medal will prove an encouragement to those who are engaged in a deep and scholarly dissemination of his ideas and ideals, which in turn would in fact enhance the diffusion of the ideals of UNESCO.

1 Kommentar 17.3.07 13:51, kommentieren

Dschalal ad-Din ar-Rumi (deutsch)

Dschalal ad-Din Muhammad Rumi, (persisch: جلال‌الدين رومی, Türkisch: Mevlânâ Celâleddin Mehmed Rumi, auch: Dschalal ad-Din Mohammad al-Balchi; * 30. September 1207 in Balch im damaligen Persien und heute in Afghanistan; † 17. Dezember 1273 in Konya in der heutigen Türkei) war einer der bekanntesten persischen und islamischen Mystiker (siehe auch Sufismus) und gilt als Gründer der Mevlevi-Tariqa (Mevlevi-Derwischorden). Von seinen Derwischen und auch späteren Anhängern wird er Moulana (persisch/arabisch "unser Herr/Meister" oder (in türkischer Aussprache) Mevlana genannt. Zu Zeiten Rumis wurde Anatolien von den Rum-Seldschuken regiert, daher der Beiname Rumi (= Oströmer, Byzantiner).

Leben [Bearbeiten]

Sein Vater, Baha'uddin Walad, war ein angesehener persischer Prediger, Jurist und Sufi aus Balch, dessen spirituelle Linie auf Ahmad Ghazali zurückgeführt wird. Sein Großvater väterlicherseits, Hussein, war ein bekannter Gelehrter. Einer frühen Biographie zufolge soll seine väterliche Abstammung auf Kalif Abu Bakr zurückzuführen sein, während seine Mutter, Mu'mineh, die Tochter von Muhammad Shah von Khwarism, dem Herrscher Khorasans, gewesen sein soll. Dabei dürfte es sich jedoch eher um eine typisch orientalische "Ausschmückung" der Biographie handeln.

Kindheit und Jugend [Bearbeiten]

Als Rumi noch ein Kind war, fielen die Mongolen unter Dschingis Khan im Jahr 1219 in Balkh ein; deshalb verließen seine Familie und er die Gegend, um nach Mekka zu pilgern. Auf dem Weg dorthin trafen sie in Nischapur auf den bekannten persischen Sufi Fariduddin Attar, der zu jenem Zeitpunkt bereits ein alter Mann war.

Im Anschluss an die Pilgerfahrt (Haddsch) nach Mekka machte sich die Familie auf den Weg nach Anatolien. Während eines Aufenthalts in Larnada heiratete der nun 21-jährige al-Rumi Dschalal Gawhar, die Tochter eines der Freunde seines Vaters.

Ausbildung [Bearbeiten]

Der Sultan der Seldschuken, Allāh ud-Dīn Key-Qobād, der in der nahegelegenen Stadt Konya herrschte, hörte 1228 von Baha'uddin Walads neuem Aufenthaltsort. Weil er die Wissenschaften und die Philosophie schätzte und förderte, schrieb er an ihn, um ihm einen Wohnsitz und einen Lehrstuhl an der Madrasa (Universität) von Konya anzubieten. Dschalal ad-Din Rumi studierte dort unter seinem Vater Islamwissenschaften und übernahm nach dessen Tod im Jahr 1230 oder 1231 seinen Lehrstuhl.

Die Mystik [Bearbeiten]

In den Sufismus wurde er von einem Murschid namens Sayyid Burhanuddin Muhaqqiq Tirmidhi eingeführt. Gemeinsam reisten sie nach Aleppo und Damaskus, wo sie Ibn Arabi von Spanien (Murcia), einem der einflussreichsten Sufi-Meister aller Zeiten begegneten.

Als gewöhnlicher Professor erlangte Dschalal ad-Din Rumi große Berühmtheit, und er lebte und handelte, wie es sich für einen gestandenen und hochangesehenen Gelehrten traditionellerweise gehörte. Erst als er im Jahr 1244 in Konya auf den Derwisch Schams-i Tabrizi (auch bekannt als Schamsuddin Tabrizi) traf, änderte sich sein Leben von Grund auf. Schams-i Tabriz war selber ein Schüler von Haci Bektas Veli, der zur gleichen Zeit lebte. Dieser war eine starke Persönlichkeit, die mit großen spirituellen Fähigkeiten ausgestattet war. Die spirituelle Bindung zwischen den beiden Freunden wurde so stark, dass Rumi seine Familie, Freunde und Studenten sehr vernachlässigte.

Schließlich entschloss man sich in Rumis Verwandtschaft und seinem alten Freundeskreis, Schams-i Tabrizi loszuwerden, um die ursprüngliche Normalität wieder herzustellen. Dies gelang zunächst, indem man ihn überredete, nach Syrien zu gehen. Rumis Trauer war daraufhin so groß, dass es Schams erlaubt wurde, wieder nach Konya zurückzukehren. Vermutlich weil die Situation wieder ebenso unerträglich wurde wie vorher, verschwand Schams für immer. Es ist umstritten, ob er ermordet wurde oder wieder überzeugt worden war, Konya zu verlassen.

Mausoleum [Bearbeiten]

Nach seinem Tod wurde Dschalal ad-Din al-Rumi in einem Mausoleum beigesetzt, das dem Mevlevi-Orden daraufhin ebenfalls als Versammlungsort (Tekke) diente. Dieses Mausoleum ist seitdem das Wahrzeichen von Konya und bis in die heutige Zeit dient es als Wallfahrtsort gläubiger Muslime und der Anhänger Dschalal ad-Din al-Rumis. Als Atatürk am 2. September 1925 im Zuge der Säkularisierung öffentliche religiöse Handlungen verbot, war auch der Mevlevi-Orden davon betroffen. Trotzdem verlor das Grab von Dschalal ad-Din Rumi nicht an Bedeutung; das sieht man unter anderem daran, dass es in der breiten Bevölkerung Usus ist, nach dem Besuch des Mausoleums (das von der türkischen Regierung zu einem Museum umgewandelt wurde) kleine Amulette in Form des Grabmals zu kaufen.

Werke [Bearbeiten]

Nach diesem Verlust verfasste al-Rumi immer wieder Verse, die seine Trauer um Schams ausdrücken. Rumis Poesie, besonders sein 25.700 Verszeilen umfassendes Gedicht Mathnawi (Mesnevi), enthält einige der schönsten mystischen Verse, die jemals geschrieben wurden. Es wird auch der Persische Koran genannt.

Ein weiteres Hauptwerk al-Rumis ist der Diwan-i Schams-i Tabriz (Der Diwan von Shams von Tabriz; Schams-ad Din = Sonne des Glaubens), der 35.000 Zeilen enthält. Dieser entstand in einem Zeitraum von 30 Jahren, vom Verschwinden Schams bis zu Rumis Tod im Jahr 1273 in Konya. Verglichen mit dem eher nüchternen Mathnawi gibt der Diwan deutlicher das Gefühl der mystischen Trunkenheit wieder.

Vergleichbar mit dem Mathnawi ist die Prosasammlung Fihi ma fihi (Über das Sein und nicht Sein). Es handelt sich hierbei um Vorträge, die Rumi seinen Schülern hielt; genauso wie Madschalis-i Sab’a (Sieben Sitzungen), die er vor seinem Zusammentreffen mit Schams vor der Öffentlichkeit hielt.

Von ausschließlich historischer Bedeutung ist sein letztes Werk Makatib (Briefe), zum größten Teil sind es Empfehlungsschreiben in persischer Sprache an Prinzen und Adlige zugunsten von Freunden und Schülern.

Da Persisch Rumis Muttersprache war, ist Persisch auch die Sprache seiner bekanntesten Werke. Einen sehr kleinen Teil seiner damals nicht zu einem Werk zusammengefassten Liebeslyrik schrieb Rumi jedoch in Türkisch und Griechisch.

Lehre [Bearbeiten]

Die Lehre Rumis basierte darauf, dass er die Liebe als die Hauptkraft des Universums ansah. Genauer gesagt ist das Universum ein Harmonisches Ganzes, in dem jeder Teil mit allen anderen in einer Liebes-Beziehung steht, die wiederum einzig und allein auf Gott gerichtet ist und nur durch seine Liebe überhaupt Bestand haben kann.

Der Mensch, der als ein Teil dieses harmonischen Ganzen geschaffen ist, kann die Harmonie mit sich selber und dem Universum nur dann erreichen, wenn er lernt, Gott zu lieben. Seine Liebe zu Gott wird ihn dann dazu befähigen, nicht nur seine Mitmenschen, sondern auch alle Dinge, die von Gott geschaffen sind, lieben zu können.

Gott durch Liebe näher zu kommen ist für al-Rumi, genau wie für die meisten Sufis, der Weg zur wahren Erfüllung im Leben. Der Grund für Rumis Berühmtheit ist, dass er die Fähigkeit besaß, diese Lehre in einer Poesie von unübertrefflicher Schönheit wiederzugeben. Er beschrieb mit derselben Eloquenz die Freude, Gott näher zu kommen, wie die Trauer, von Gott getrennt sein zu müssen. Wie auch andere mystische Dichter bezeichnete er Gott als den Geliebten und die menschliche Seele, die auf der Suche nach Gott ist, als den Liebenden.

Literatur [Bearbeiten]

Deutsch [Bearbeiten]

  • Mojdeh Bayat/Mohammad Ali Jamnia: Geschichten aus dem Land der Sufis
  • Galal ad-Din al-Rumi: Das Matnawi, Spirituelle Verse, E-Book, ISBN 3-00-010283-3
  • Moulana Galal ad-Din Rumi: Matnawi. Köln: Kaveh Dalir Azar 1999. ISBN 3-9802992-6-0
  • Annemarie Schimmel: Ich bin Wind und du bist Feuer; Rumi, Leben und Werk des Mystikers, ISBN 3-89631424-6
  • Annemarie Schimmel: Mystische Dimensionen des Islam; Die Geschichte des Sufismus, ISBN 3-458-33415-7
  • Annemarie Schimmel: Gärten der Erkenntnis; Das Buch der vierzig Sufi-Meister
  • Annemarie Schimmel: Sieh! Das ist Liebe: Gedichte. Rumi. Basel: Sphinx 1993
  • Idries Shah: Die Sufis; Botschaft der Derwische, Weisheit der Magier

Französisch [Bearbeiten]

  • Azar Rahnéma: La Nouvelle Naissance de L'Homme. Quintessence de L'Éducation. Parole Sacrée de Mowlana 'Rümi'. Bilingue: Persan-Francais. Éditions D'Art Les Heures Claires. Paris 1995

English [Bearbeiten]

Türkmen Erkan, Prof. Dr.: The Essence of Rumi's Mathnavi

1 Kommentar 17.3.07 13:45, kommentieren

Fakir Baykurt

1929 in Akçaköy, (Türkei), † 11. Oktober 1999 in Essen) war ein türkischer Pädagoge und Schriftsteller.

 

Werke

  • Yılanların Öçü, 1959; deutsch: Die Rache der Schlangen, ISBN 3921889057
  • Irazcanın Dirliği, 1961; deutsch: Mutter Irazca und ihre Kinder, ISBN 3921889065
  • Kara Ahmet destanı, 1977; deutsch: Das Epos von Kara Ahmet, 1983, ISBN 3921889073
  • Die Friedenstorte, 1981; Türkisch: Barış Çöreği, ISBN 3921889553
  • Nachtschicht und andere Erzählungen aus Deutschland, 1984; Türkisch: Gece Vardıyası, ISBN 3293000622
  • Dorfinstitute in der Türkei, 1994; Türkisch: Türkiyede Köy Enstitüleri, ISBN 3861210673
  • Türkische Gärten im Pott, 1997; Türkisch: Ruhr Havzasında Türk Bahceleri", ISBN 3861210649
Die Jahre mit meiner Mutter, 1997; Türkisch: Anamla Yıllar, ISBN 3861210630

1 Kommentar 17.3.07 13:44, kommentieren

Werbung